Şehirlerin yeni sınavı: Su
Barajların doluluk oranını artık hava durumu gibi takip ediyoruz. Asıl soru şu: Suyu ne kadar ciddiye alıyoruz?
Bu metin tema tanıtımı için hazırlanmış kurgusal bir örnektir. Gerçek kişi, kurum ve olaylarla ilgisi yoktur.
Geçen hafta mahalledeki çay ocağında bir sohbete kulak misafiri oldum. İki emekli, barajların doluluk oranını futbol skoru konuşur gibi tartışıyordu. Birinin telefonunda güncel oran açıktı, diğeri geçen yılla kıyaslıyordu. O an düşündüm: Su, artık hepimizin cebinde taşıdığı bir endişe haline gelmiş.
Oysa çocukluğumda su, musluğu açınca akan ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen bir şeydi. Bahçeler hortumla sulanır, arabalar sokakta yıkanırdı. Kimse bunun bir bedeli olabileceğini düşünmezdi. Bugün ise kuraklık haberleri, planlı kesintiler ve tasarruf çağrıları gündelik hayatımızın parçası oldu.
Şehirlerimiz büyüdükçe suya olan talebimiz de büyüyor. Ama altyapımız aynı hızla yenilenmiyor. Uzmanların verdiği rakamlara göre bazı kentlerde şebekeye verilen suyun neredeyse üçte biri borulardaki kaçaklar yüzünden kayboluyor. Yani biz evde damla damla tasarruf ederken yer altında nehir gibi su akıp gidiyor.
Bu yüzden meseleyi yalnızca bireysel tasarrufa indirgemek bence haksızlık olur. Elbette dişlerimizi fırçalarken musluğu kapatmalıyız, elbette çamaşır makinesini tam dolu çalıştırmalıyız. Ama yerel yönetimlerin şebeke yenileme, gri su kullanımı ve yağmur suyu hasadı gibi konularda çok daha cesur adımlar atması gerekiyor.
Birkaç yıl önce ziyaret ettiğim küçük bir Anadolu kasabasında belediyenin yağmur suyunu toplayıp parkların sulanmasında kullandığını görmüştüm. Pahalı bir teknoloji değildi; biraz planlama, biraz da kararlılık yeterli olmuştu. Bazen en büyük çözümler en sade fikirlerden çıkıyor.
Su, önümüzdeki on yılda şehirlerimizin karnesini belirleyecek en önemli başlık olacak. Bu sınavı geçmek için hem yönetenlerin hem de bizlerin alışkanlıklarını değiştirmesi gerekiyor. Çay ocağındaki o iki emeklinin endişesi, aslında hepimizin ortak gündemi olmalı.